HİRADAN YÜKSELEN İNİLTİ!

Gösterim: 123

                Çantayı eline alan Emin kişi yine Hıra’nın yolunu tuttu, içi içine sığmıyordu. Hızlıca adımlarla Nur dağının eteklerine gelmiştir bile. Bildiği yoldan zirvedeki mağaraya tırmanır. İşte şimdi özlediği mekandadır. Vakit ikindi sonrasıdır ve güneş henüz batmamıştır. Doğanın sessizliği ve güneşin kızarıklığı dikkat çekmektedir. Emin insan etrafını gözden geçirir. Artık dünya işlerinden uzaklaşmış ve yine en sevgiliyle beraber olmanın heyecanı içindedir.

                Nihayet gündüzün aydınlığı yavaş yavaş gecenin karanlığına doğru kaymaktadır. Birer ikişer gökteki yıldızlar belirmeye başlamıştır bile.

         Dualarıyla Nur dağını evrenin en dikkat çeken yeri haline getirecek “mahbub kulun” yalvarışlarından önce bir takım böceklerin ve kuşların gece zikirleri duyulmaktadır.

          Ilık ve çok tatlı bir bahar gecesinde en güzel zikir ve duaları yapacak kişinin tefekkürü devam etmektedir.

         Adeta yapacağı dualar için tefekkürle şarj olmaktadır.

                Gecenin karanlığı arttıkça gökte yıldızlar çoğalmaktadır. İşte! Ay da kendini göstermiş ve bu koroda ben de varım der gibidirler!

                Nihayet niyazları ile bütün kainatı lerzeye getiren kişi tefekkürünü tamamlamış ve kalbini tamamen en sevgiliye rabtedmiştir. Artık bütün mele-i alâ bu niyaza dikkat kesilmiştir. Rabbi katında güven kazanmış olan Cibril-i Emin de bu niyazlara çok yakın durmaktadır. Adeta O da; “Rabbin sevgili kulu” bu kutlu insanla buluşacağı günü iple çekmektedir. En derin duygularla niyaz başlamış ve Hz.Muhammed’in kalbi iyice coşmuştu. Cibril etrafındaki bütün sesleri susturmuş ve kendi sesini niyazlarıyla kainatı çalkalayan kişiye duyurma hazırlığındadır. Hz.Muhammed (s.a.v.) dualarıyla kendinden geçtiği sırada gaipten bir ses duyar:

                -              Yâ Muhammed!

                Bu ses Hz.Muhammed’i (s.a.v.) birden sarsar.

-              Allah, Allah! Bu saatte, dağın başında bana kim seslendi acaba!

                Etrafına bakındı ama kimseleri göremedi. Hiç kimseyi görmüyorum. Herhalde bana öyle geldi dedi kendi kendine. O gece sabaha kadar dua ve niyazlarına devam etti.

           Cibril-i Emin görünmüyordu ancak O’na çok yakın durduğu belliydi.

         Belki de O’nun yakarışlarla coşan kalbini okşuyordu.

        Belki de Meleküt âleminden içine iman ve hikmet döküyordu.

       Belki de Mahbub-u Hakiki bütün perdeleri kaldırmış bu sevgili kulunu kendine çekiyordu.

         Kim bilir belki de mekan ve zaman gitmiş sadece ilahi aşk kalmıştı.

       Belki de Vedüd ismiyle müsammâ Mahbubu İlahi Nur dağının zirvesindeki kuluna kapıları pencereleri açmış, kalbine en temiz aşkı döküyordu.

Hz.Muhammed’in adeta cismi kaybolmuş, ruhu ve kalbindeki ilahi aşk her yanını sarmış kuşatmıştı.

        Tarifini kimsenin yapamayacağı bir telezzüz içindeydi.

       Bu hali O’na o kadar zevk veriyordu ki, içinden hep böyle kalsam diyordu.

      O derinliklere daldıkça Cibril de kendisine daha çok yaklaşıyor ve Ondaki huzuru hayranlıkla seyrediyordu.

        Öyle ki ileride can ciğer arkadaşı olacak bu en sevgili kulun coşkusu O’na da aksediyordu.

                Nur dağı en mutlu günlerini yaşıyordu.

       Göklerin en emini ile yerin en emini şimdi onun omuzları üzerinde bir araya gelmişti.

      Belli ki; mülkün sahibi de oraya nazar etmekteydi.

       Bu kadar güzellik kimde ve nerede bulunabilirdi ki!

        Nur dağı haklı bir sevinç yaşıyordu.

      Belki Cennette Cemal-i İlahiye mazhar olacak Cuma yamaçları O’nun taşı ve toprağından kurulacaktı.

        Beki de kıyamet koptuktan sonra arz içindekileri mahşere dökünce parçalara ayrılacaktı.

 Bu parçalardan merkezdeki akkor halindeki mağma tabakası Cehennemde vazife yapmaya gönderilirken

     Nur dağı da Kâbe ile birlikte yarışarak Cennetin en müstesna yerine gidecekti.

     Yaratanına duyduğu aşkla beş yıl kucağında beslenmiş olan “Cennetlerin; Ah! Bize ne zaman gelecek! Diye bekleştikleri” en sevgiliyi bu kadar misafir ettikten sonra haklı olamaz mıydı?

                Allah için dökülen üç-beş damla gözyaşı Cehennemin bile alevlerini söndürecek çok güçlü iksir taşırken, yıllarca Hıra’da büyük bir arayış için dökülen gözyaşları nasıl bir iksir taşıyordu acaba? Ve o gözyaşları ile defalarca yıkanmış olan Hıra’nın taşı toprağı nasıl bir kıymet kazanmıştı? İdrak etmek mümkün müydü?

                Aslında zaman ve mekana değer katan onların içinde taşıdıkları gerçekler değil miydi? Kadir gecesini, diğer gecelerden üstün kılan şey neydi? Ramazan ayını diğer aylardan daha değerli kılan ve Mekke’yi diğer şehirlerden, Medine’yi diğer beldelerden daha önemli yapan şey neydi ki?

Not:Evvibi kitabından alıntı.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

YUKARI